Açık Ufuk
Kitap: Açık Ufuk
Yazar: İbrahim Kalın
Kritik Eden: Tuğba Aşçıoğlu
İbrahim Kalın’ın “Açık Ufuk” adlı eseri modern dünyanın insanı sürüklediği anlam krizine karşı yazılmış düşünsel bir çağrı niteliği taşıyor . Kitap klasik anlamda bir dini metin değil daha çok günümüz modern zihninin kendi kökleri ile yeniden ilişki kurması gerektiğini savunan entelektüel bir metindir. Bunun yanı sıra moderniteye yönelik güçlü bir eleştiri sunar. Ancak eser, yalnızca modern dünyanın krizlerini göstermekle kalmaz; aynı zamanda İslam medeniyetinin varoluşsal ve bilgiyle ilgili imkânlarını yeniden hatırlatma çabası taşır. Bu bağlamda kitap, belirli başlıklar altında ele aldığı konuları bir sonuca ulaştırır.
Açık Ufuk (Düşünmek Çileli Bir İştir)
Yazar bu bölümde modern düşüncenin insanı ve bilgiyi parçalayan yapısına dikkat çeker. Açık ufuk ise bu parçalanmaya karşı bütüncül bir bakışı temsil eder. Yazar, düşünmenin ne olduğunu ve insan için neden vazgeçilmez bir faaliyet olduğunu ele alır. Düşünmenin yalnızca zihinsel bir işlem olmadığını, aynı zamanda insanın varoluşuyla ilgili bir sorumluluk olduğunu vurgular.
Modern dünyanın hız, haz ve yüzeysellik üzerine kurulu yapısı; insanı düşünmekten ve sorgulamaktan uzaklaştırmaktadır. Hazır kalıplar düşüncenin yerini almaktadır. Tam da burada açık ufuk kavramı anahtar bir kavram olarak karşımıza çıkar. Açık ufuk, insanın düşünce dünyasını dar kalıplardan kurtarması, farklı yönlere açık olması ve hakikati arama cesaretini göstermesi anlamına gelir. Açık ufuk, köksüzlük değil; sağlam bir düşünce temeli üzerinde gelişen zihinsel bir genişliktir.
Bu bölümde yazar, düşünmenin kolay bir faaliyet olmadığını belirtir. Düşünmenin; insanı alışkanlıkları, korkuları ve kabulleriyle yüzleştirdiğini, bu nedenle de çileli bir iş olduğunu vurgular. Gerçek düşünce insanı rahatsız eder. Çünkü insan, kendi gerçeğiyle yüzleşir. Bilmediğini fark etmek, yanıldığını kabul etmek ve zihinsel konforu terk etmek çilelidir.
“Düşünmek yola çıkmaktır ancak herhangi bir yola değil, bizi hakikate götürecek yola koyulmaktır. Düşünmek, Eflatun’un mağarasından çıkmak için ayağa kalkmaktır; duvara yansıyan gölgelerin hakikatin kendisi değil, sadece gölgesi olduğunu fark ederek ışığın kaynağına yönelmektir. Düşünmek, ayağa kalktığınızda size müstehzi bir şekilde bakanlara aldırmadan kapıya doğru yürümektir. Ayağınıza vurulmuş zincirlerden kurtulmak için önce zihninize vurulmuş prangalardan kurtulmaktır. ‘Mağaradan çıkanı vururuz.’ diyenlere aldırmadan aklının ve vicdanının sesine kulak vermektir. Düşünmek tehlikeli ve çileli bir iştir.”
Mağaradan Çıkanı Vururlar: Yol, Tefekkür ve Tahayyül
Bu bölümde yazar, düşünmenin toplumsal boyutunu ele alır. Hakikati arayan insanın çoğu zaman toplum tarafından anlaşılmadığını ifade eder. Bölüm başlığı, Platon’un ünlü mağara alegorisine bir göndermedir. Yazar bu metafor üzerinden düşünmenin riskli yönünü vurgular.
Hakikati arayan insan, mevcut düzeni ve alışkanlıkları sorguladığı için çoğu zaman eleştirilir ve dışlanır. Bu nedenle düşünmek yalnızca zihinsel bir faaliyet değil, aynı zamanda bir cesaret meselesidir. Yazar burada tefekkür ve tahayyül kavramlarını ele alır. Tefekkür, varlık üzerine derin düşünme anlamına gelirken; tahayyül, henüz gerçekleşmemiş olanı hayal edebilme ve yeni imkânlar üretebilme yeteneğini ifade eder. Tefekkür düşüncenin derinliğini, tahayyül ise genişliğini temsil eder.
“Yolda olmak aramaktır; bulmayı ve bulunmayı istemektir. Yolun hâllerini, nimet ve külfetlerini, sürprizlerini, tuzaklarını ve ikramlarını bilerek aramaktır. Varlık kelimesinin karşılığı olarak kullandığımız ‘vücut’ kelimesinin mastarı olan ve-ce-de, ‘bulmak’ anlamını taşır. Arapçada ‘kayıp bir şeyi buldum’ anlamında vecedtü’d-dâlle denir. Farsçada ‘bulmak’ anlamına gelen yâften kelimesi de vücut ile eş anlamlı olarak kullanılır. Var olmak bir bulma eylemidir. ‘Vücut’ kelimesinin mastarından türetilen ev-ce-de fiili ise ‘bulunmak’ anlamına gelir. Var olmak demek, bulmak ve bulunmak demektir.” Ayrıca düşünme bir yoldur. Yol, düşünmenin sürekliliğini ve sabır gerektirdiğini ifade eder. İnsan bir anda hakikate ulaşamaz; düşünerek, sorgulayarak ve deneyimleyerek ilerler. Yazar, tefekkürü yalnızca zihinsel bir analiz olarak değil, varlığın anlamını keşfetme süreci olarak değerlendirir. Bu anlamda tefekkür, insanın kendisiyle, doğayla ve evrenle kurduğu ilişkiyi yeniden düşünmesini sağlar. “Bu yüzden varlık üzerine düşünmek demek, bu var ediş silsilesi üzerine düşünmektir. Varlık, şeylerin toplamından daha fazla bir şey olduğu için varlık üzerine düşünmek de nesnelerin fiziksel özelliklerini sıralamaktan daha fazla bir şeydir. Çöldeki kum tanesinden gökteki yıldızlara, ışıktan renge, karıncadan okyanuslara kadar düşüncemizin konusu olan her şey; son tahlilde varlık ve onun kaynağı olan yaratıcı irade üzerine düşünmektir. Ne zaman bir şey işaret etsen gerçekte O’na işaret edersin.” Modern dünyada bilginin çoğalmasına rağmen anlamın giderek zayıfladığına dikkat çeken yazar, bunun nedenlerinden birinin tefekkür eksikliği olduğunu savunur. İnsanlar bilgiye kolayca ulaşabilmekte fakat bu bilginin anlamını ve değerini yeterince düşünmemektedir. Tefekkür, insanın varlıkla kurduğu ilişkiyi derinleştirir. İnsan tefekkür ettikçe evrenin sıradan bir gerçeklik olmadığını, aksine anlamla dolu bir varlık düzeni olduğunu fark eder.
Akıl, Bilgi ve Hikmet:
Yazar, düşüncenin temel unsurlarından olan akıl, bilgi ve hikmet kavramlarını ele alır. Modern dünyada bilgi üretiminin büyük ölçüde arttığını ancak hikmetin giderek azaldığını ifade eder. Akıl, ayırt etme ve çözümleme gücüdür. Bilgi, hakikate dair veridir. Hikmet ise bilginin yerli yerinde kullanılmasıdır.
Modern dünyada bilgi çoğalmış, fakat hikmet zayıflamıştır. Bilginin hikmetten kopması; insanın bilgiyi yalnızca araçsal bir güç olarak kullanmasına ve bilginin içinin zayıflamasına neden olabilir. (…)“Akıl, düşünmenin önemli bir aracıdır, ama tek zemini değildir. Varlığın hâllerini ve evrendeki yerimizi kavrama çabası olarak tefekkür, aklın yanı sıra hislerin, muhayyilenin, sezginin ve kalbin devreye girmesiyle mümkün ve anlamlı hâle gelir.”(…)
Hayatın Anlamı Üzerine Düşünmek:
İnsan, yalnızca dünyayı anlamaya çalışan bir varlık değildir; aynı zamanda kendi varlığının anlamını da sorgular. Hayatın anlamı üzerine düşünmek, insan için kaçınılmaz bir eylemdir. Günümüz dünyasında birçok insan bu sorudan kaçmaya çalışsa da insanın iç dünyasında bu soru varlığını sürdürür.
Hayatın anlamı üzerine düşünmek, insanı yalnızca bireysel bir sorgulamaya değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluğa da götürür. İnsan, ne için yaşadığını düşündüğünde, aynı zamanda nasıl yaşaması gerektiğini de sorgulamaya başlar. “Hayatın anlamı, yaratılış gayemize uygun yaşamak için ortaya koyduğumuz çok boyutlu ve dinamik çabanın sonucunda belirgin hâle gelir.”
Kendini Bilmek, Kendini Bulmak:
Kitabın son bölümünde düşünce içsel bir boyuta taşınır. Kendini bilmek, insanın sınırlarını ve sorumluluklarını fark etmesidir. Kendini bulmak ise değerler doğrultusunda bir kimlik inşa etmektir. Bu, hakikate uyumlu bir şahsiyet kurma çabasıdır. İnsan kendini tanıdıkça derinleşir, kendini buldukça sağlamlaşır. Kendini bilmeden kendini bulmak mümkün değildir.
Biri farkındalık, diğeri inşadır; biri keşif, diğeri yöneliştir. Düşünmenin nihai hedefi yalnızca bilgi edinmek değil, insanın kendi varlığını idrak etmektir.” “Düşünmek ile ahlak, tefekkür etmek ile erdemli davranmak arasında ayrılmaz bir bağ vardır. Bir düşünce bizi doğru davranışa götürmüyorsa ya düşündüğümüz şeyde ya da düşünme biçimimizde bir sorun var demektir.”
İnanç, aklın kabul ettiği hakikate iki boyut ekler: erdem ve cesaret. Bir şeyi zihinsel olarak bilmek yeterli değildir; bildiğimizin gereğini yapmak için erdeme, erdemi hayata geçirmek için ise cesarete ihtiyaç duyarız.”
* Sonuç olarak kitap, bütün bölümleriyle okuyucuya derin ve anlamlı mesajlar verir. Düşünce, kolay bir zihinsel faaliyet değil; aynı zamanda ahlaki ve varoluşsal bir sorumluluktur. Açık ufuk zihinsel genişliği, mağaradan çıkmak cesareti, yol sürekliliği, tefekkür derinliği, tahayyül inşâyı, düşüncenin çilesi ve olgunlaşmayı; akıl, bilgi ve hikmet dengesi kurmak ise kemale yönelişi temsil eder.
Hayatın anlamını arayan ve kendini bilmeye çalışan insan için düşünce bir lüks değil, zorunluluktur. Kitap, okuyucuya hazır cevaplar sunmak yerine onu sorularla baş başa bırakır çünkü asıl dönüşüm; cevapları ezberlemekle değil, hakikati aramakla başlar.
