ŞİDDETLE MÜCADELE KİME VE NEYE KARŞI?

25 Kasım 1999’da ilan edilen Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Gününün üzerinden 26 yıl geçti. Ancak yaşa, cinsiyete, ırka bakmaksızın kronik bir sorun hâline gelen şiddet, bugün hâlâ dünyanın her yerinde artarak devam ediyor ve sonuçları tüm insanlığı tehdit ediyor.

Günümüzde “kadına yönelik şiddet” kavramı çoğu zaman şiddetin genel bağlamından koparılarak ele alınmakta ve yalnızca aile içi bir problemmiş gibi yansıtılmaktadır. Bu sebeple, kadın hakları konusunu insan hakları bağlamından kopararak sadece bir “toplumsal cinsiyet” meselesi olarak ele almak; gerek Batı toplumlarında gerekse ülkemizde sadra şifa olmamıştır. Şiddeti cinsiyetçi bir yaklaşımla kadın–erkek karşıtlığına dönüştüren anlayış, aile yapımıza ve değer dünyamıza zarar vermektedir. Toplumumuz; bir yanda kendi köklü değerleri, diğer yanda dışarıdan dayatılan yaklaşımlar arasında sıkışmış durumdadır.

Dünyada ve ülkemizde şiddetin varlığı inkâr edilemeyecek bir gerçekliktir. Buna karşın mücadele yöntemleri konusundaki tartışmalar, zihinlerde pek çok soru işareti doğurmaktadır. Küresel güçler tarafından dayatılan yöntemler ise çoğu zaman şiddetin kaynağını değil yalnızca görüntüsünü hedef almakta, bu da sorunu çözmek yerine yeni sorunlara kapı aralamaktadır.

Kadına şiddet probleminin pek çok psikolojik ve sosyolojik nedeni vardır:

Alkol, uyuşturucu, kumar, ekonomik sıkıntılar, ağır çalışma koşulları, bireyselleşme, haz ve tüketim kültürü, medya içeriklerinde şiddetin normalleştirilmesi, kişinin yetiştiği aile ortamı, geleneğin kadını değersizleştiren bazı yanlış yaklaşımları ve dijital dünyanın getirdiği riskler bu nedenler arasında sayılabilir.

Bu sorunların yok sayıldığı her çözüm, hem kadını hem erkeği hem aileyi hem de geleceğimizi olumsuz etkileyecektir.

Şiddet yalnızca karı–koca arasında değil; işçi–patron, ebeveyn–çocuk, öğretmen–öğrenci gibi birçok ilişki içerisinde ortaya çıkabilen kapsamlı bir problemdir.

“Şiddetin dini, dili, ırkı yoktur” ilkesinden hareketle, bugün şiddetin en sistematik ve yıkıcı hâlinin yaşandığı Filistin de unutulmamalıdır. Bir yanda kadın haklarından bahsederken diğer yanda evleri yıkılmış, açlığa mahkum edilmiş, çocuklarının başlarına bombalar yağdırılmış ve hayalleri çalınmış Filistinli kadınları unutmak; hem insanlık hem de müslüman dünyası adına utanç verici bir kara leke olarak tarihin sayfalarında yerini almıştır. Filistinli kadınların ve annelerin onurlu duruşu, insanlığın vicdanını harekete geçirmeye devam etmektedir.

Kadın haklarını korumak ve güçlendirmek; inanç ve medeniyet değerlerimizin bizlere emanet ettiği adalet, merhamet ve insan onuruna saygı ilkeleriyle, bilimsel verilerin ortaya koyduğu toplumsal gerçeklikleri birlikte gözetmeyi gerektirir. Kadının eğitimde, ekonomide, sosyal hayatta ve aile içinde hak ettiği yeri alması; güçlü bir toplumun, sağlıklı bir aile yapısının ve sürdürülebilir bir geleceğin temel şartıdır.

Bu doğrultuda çağrımız; şiddetin her türüne karşı ortak bir akılla, bilimsel yöntemlerle ve değerlerimize yaslanan bir duruşla mücadele etmektir. Kadının onurunu koruyan, anneliği yücelten, erkeği sorumluluk sahibi kılan, aileyi güçlendiren ve toplumsal dayanışmayı artıran adil bir yaklaşımın inşası hepimizin ortak görevidir.

Aile Akademisi Derneği

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir